En sevdiğim ay Eylül! ne kadar güzel geçtin ama ne kadar da çabuk geçtin öyle. Eylül ayını gerçekten çok seviyorum, havaların soğuması, rüzgar, ceketler, kalın çoraplar.. Tam bir sonbahar insanı olduğum için bu ayda kendimi yenilenmiş ve çok enerjik hissediyorum. Aslında daha çok methiye düzebilirim bu aya ama hızlıca ayın favorilerine geçeyim :)
Heimish All Clean Balm; Bloğumu açtım açalı çift aşamalı temizleme yönteminden kaç kere bahsettim kim bilir. Makyajımı yağ bazlı bir ürün ile çıkarmayı çok daha pratik buluyorum. Heimish'in All Clean Balm ürünü kesinlikle bu kategoride kullandığım en güzel ve en işlevsel ürün oldu. Tüm ay kullanmama rağmen azıcık azaldı hem de. Ayrıntılı yazısını da yazmıştım; şurada.
Huda Beauty Likit Mat Ruj Trophy Wife; Daha önce Huda'nın iki farklı likit mat rujunu denemiş hatta bu yazımda da yorumlarımı paylaşmıştım. Bu ay bu serinin Trophy Wife rengini edindim ve tüm ay kullandım diyebilirim. İnternetteki swatchlarında renkli mor görünen bu ruj bende soğuk alt tonlu bir vişne çürüğü rengi aldı. Eylül ayına çok yakıştırdım ve bu ay bol bol sürdüm bu güzel ruju.
Creightons Radiant Skin Maske; Mevsim geçişi ve üst üste geçirdiğim birkaç farklı hastalık sebebi ile ayın son haftasını tamamen kurumuş, mat ve cansız bir ciltle geçirdim. Daha önce süslüsözlük'te hakkında yapılan olumlu yorumları okuduğum bu maskeyi de bu dönemde denedim. Ürün aşırı cansız ve mat cildimin yumuşaması ve nemlenmesini sağladı. Bu yönüyle, derdime kısa süreli çare olduğu için bu ürünü gayet beğendim ve ihtiyacımı giderdiğinden favoriler listeme eklemek istedim. Ancak sürekli kullanacağım bir ürün değil. Detaylı yazısını da buradan okuyabilirsiniz.
Stefan Zweig'ın Son Günleri; Stefan Zweig'ı ne kadar sevdiğim her favoriler postumda bir adet kitabının olmasıyla da açıklanabilir sanırım. Çok sevdiğim yazarın son günlerinin nasıl geçtiğini az çok biliyordum ancak bu çizgi roman tarzında çizilmiş kitap çok dikkatimi çekti ve okumak istedim. Nazilerin zulmü sebebi ile yeni bir hayat ve yeni bir umut arayışı ile Hayat arkadaşı Lotte'i de alıp Brezilya'ya geçen ve son günlerini burada geçiren Stefan Zweig'ın o huzurlu günlerde bile dönemin şartlarının baskısı ve tedirginliğinden nasıl ve neden kurtulamadığını anlayabilme imkanı sundu bu çizgi öykü bana. Çizimlerini de çok beğendim. Kesinlikle dönüp dönüp okuyacağım bir eser.
Huzursuzluğun Kitabı; Eylül demek biraz da kasvet demek değil midir? Fernando Pessoa'nın bir nevi kendine mektupları olarak yazılmış ve derlenmiş bu devasa kitabı o kadar beğendim ki! Okurken yazarın kelimelerle dansına tanık olabileceğimiz bir ustalık eseri. Hepimizin varoluş sancıları çektiği bir dönem olmuştur, işte Pessoa bu dönemleri en doğal ve en vurucu yönleriyle anlatma yeteneği taşıyan bir yazar. Okurken ben de böyle hissettim ancak asla bu şekilde anlatamazdım diyerek yazara saygı duymadığım bir an bile olmadı.
Genç Prens'in Dönüşü; Çocukluğumdan bu yana değişmeyen kahramanlarımdan biri olan Küçük Prens'in büyüyüp de dünyaya tekrar gelseydi nasıl bir yaşamı olacağını anlatan bu kitabı favorilerime eklemesem olmazdı. Hayata dair bol bol önerilerde bulunan bu öyküde de yine altını çizecek çok cümle var, en az ilk kitap kadar sevimli ve içten.
Bojack Horseman; Hayvanlarla insanların bir arada yaşadığı, hayvanların da insanlar gibi iş-güç sahibi olduğu, konuşabildiği bir evrende geçen bir yetişkin animasyonu, ismini ana karakter Bojack Horseman'dan alıyor. Ana karakterimiz geçmiş yıllarda başrolünü oynadığı sit-com dizisi bittikten sonra kilo almış ve yalnız bir adama dönüşmüş bir at. Bir gün arkadaşı penguenin dergisinde özgeçmişini anlatma fırsatı buluyor ve hikaye de buradan sonra başlıyor. Çok absürd, çok komik, çok eğlenceli ve de sıklıkla çok düşündürücü bir yapım bu. Bojack'in kendine olan saygısını geri kazanmaya çalışırken saçmalaması, alttan alttan yaptıkları medya toplumu eleştirilerini izlemek o kadar güzel ki.. 5 sezonu varmış ben henüz ilk sezondayım. Yetişkin animasyonu olduğunu tekrar hatırlatarak favorilerime ekliyorum.
Ruhların Kaçışı; Usta yönetmen Miyazaki'nin bu filmini izlemeyi neden bu kadar ertelemişim hiçbir fikrim yok. Anne babası ile yeni evine doğru yola çıkan Chihiro'nun bambaşka bir dünyaya tesadüfen adım atması ile içine girdiği macerayı izliyoruz. Çizimler, seslendirmeler, hikaye.. her şeyiyle tam bir şölendi bu animasyon.
Love, Rosie; Eylül tam bir battaniye altında romantik komedi izleme ayı değil mi sizce de? Benim için öyle. Bu film de tam battaniye altında izlemeye yakışan bir film. Çocukluklarından beri arkadaş olan Alex ve Rosie'nin seçimlerini ve seçimlerinin hayatlarını nasıl etkilediğini izliyoruz bu filmde. İzlerken iki karaktere de sık sık kızdım ve mutlu olmalarını çok istedim. Baş rolünde güzeller güzeli Lily Collins ve kendisini nasıl betimlesem eksik kalacak Sam Claflin oynuyor.
Why Him?; Kızını kimselere yakıştıramayan bir baba, kızın tanıştırdığı uyumsuz erkek arkadaş klişe senaryosunu en eğlenceli sunan filmlerden birini izlemiş olabilirim. James Franco'nun aşırı zengin bir oyun programcısını canlandırdığı bu tatlı filmde kendine bir eş ve bir aile bulma heyecanı ile saçmalayıp duran bir ana karakter ve kızını bunlardan uzak tutmaya çalışan bir babanın çekişmesini izliyoruz. Babayı Breaking Bad'in Walter White'ı Bryan Cranston, kızımızı ise Zoey Deutch canlandırıyor. Kiss grubunu sevenlere özellikle bu filmi önermesini öneriyorum, hatta rica ediyorum, izleyin :)
Müzikler hakkında söyleyecek çok şeyim yok, müzik işte. Aşağıya geçtiğimiz ay sık sık dinlediğim müzikleri bırakıyorum :)
Huzursuzluğun Kitabı; Eylül demek biraz da kasvet demek değil midir? Fernando Pessoa'nın bir nevi kendine mektupları olarak yazılmış ve derlenmiş bu devasa kitabı o kadar beğendim ki! Okurken yazarın kelimelerle dansına tanık olabileceğimiz bir ustalık eseri. Hepimizin varoluş sancıları çektiği bir dönem olmuştur, işte Pessoa bu dönemleri en doğal ve en vurucu yönleriyle anlatma yeteneği taşıyan bir yazar. Okurken ben de böyle hissettim ancak asla bu şekilde anlatamazdım diyerek yazara saygı duymadığım bir an bile olmadı.
Genç Prens'in Dönüşü; Çocukluğumdan bu yana değişmeyen kahramanlarımdan biri olan Küçük Prens'in büyüyüp de dünyaya tekrar gelseydi nasıl bir yaşamı olacağını anlatan bu kitabı favorilerime eklemesem olmazdı. Hayata dair bol bol önerilerde bulunan bu öyküde de yine altını çizecek çok cümle var, en az ilk kitap kadar sevimli ve içten.
Bojack Horseman; Hayvanlarla insanların bir arada yaşadığı, hayvanların da insanlar gibi iş-güç sahibi olduğu, konuşabildiği bir evrende geçen bir yetişkin animasyonu, ismini ana karakter Bojack Horseman'dan alıyor. Ana karakterimiz geçmiş yıllarda başrolünü oynadığı sit-com dizisi bittikten sonra kilo almış ve yalnız bir adama dönüşmüş bir at. Bir gün arkadaşı penguenin dergisinde özgeçmişini anlatma fırsatı buluyor ve hikaye de buradan sonra başlıyor. Çok absürd, çok komik, çok eğlenceli ve de sıklıkla çok düşündürücü bir yapım bu. Bojack'in kendine olan saygısını geri kazanmaya çalışırken saçmalaması, alttan alttan yaptıkları medya toplumu eleştirilerini izlemek o kadar güzel ki.. 5 sezonu varmış ben henüz ilk sezondayım. Yetişkin animasyonu olduğunu tekrar hatırlatarak favorilerime ekliyorum.
Ruhların Kaçışı; Usta yönetmen Miyazaki'nin bu filmini izlemeyi neden bu kadar ertelemişim hiçbir fikrim yok. Anne babası ile yeni evine doğru yola çıkan Chihiro'nun bambaşka bir dünyaya tesadüfen adım atması ile içine girdiği macerayı izliyoruz. Çizimler, seslendirmeler, hikaye.. her şeyiyle tam bir şölendi bu animasyon.
Love, Rosie; Eylül tam bir battaniye altında romantik komedi izleme ayı değil mi sizce de? Benim için öyle. Bu film de tam battaniye altında izlemeye yakışan bir film. Çocukluklarından beri arkadaş olan Alex ve Rosie'nin seçimlerini ve seçimlerinin hayatlarını nasıl etkilediğini izliyoruz bu filmde. İzlerken iki karaktere de sık sık kızdım ve mutlu olmalarını çok istedim. Baş rolünde güzeller güzeli Lily Collins ve kendisini nasıl betimlesem eksik kalacak Sam Claflin oynuyor.
Why Him?; Kızını kimselere yakıştıramayan bir baba, kızın tanıştırdığı uyumsuz erkek arkadaş klişe senaryosunu en eğlenceli sunan filmlerden birini izlemiş olabilirim. James Franco'nun aşırı zengin bir oyun programcısını canlandırdığı bu tatlı filmde kendine bir eş ve bir aile bulma heyecanı ile saçmalayıp duran bir ana karakter ve kızını bunlardan uzak tutmaya çalışan bir babanın çekişmesini izliyoruz. Babayı Breaking Bad'in Walter White'ı Bryan Cranston, kızımızı ise Zoey Deutch canlandırıyor. Kiss grubunu sevenlere özellikle bu filmi önermesini öneriyorum, hatta rica ediyorum, izleyin :)
Müzikler hakkında söyleyecek çok şeyim yok, müzik işte. Aşağıya geçtiğimiz ay sık sık dinlediğim müzikleri bırakıyorum :)
Ayy hadi siz de bu ay neleri sevdiniz?? Paylaşın lütfen :) Sevgiler!












































